1980’lerin Kültürel İklimi “Vitrinde Yaşamak”

Deniz Çarkcı
1988 yılında Bingöl’de doğdu. İlköğretim ve Lise eğitimini Bingöl’de tamamladı. İlahiyat ön lisans, Sosyoloji ve İktisat lisans mezunu olmakla birlikte Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanlarında Lisans Üstü eğitimlerini tamamladı. Memuriyet hayatına Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Bingöl İli Genç Müftülüğünde başlamış olmakla beraber Mülga SHÇEK Muş Sosyal Hizmetler emrinde Memur, Bingöl Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğünde Din Görevlisi olarak çalıştı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğünde Özel Kalem Müdürü olarak görev yaptı. Halen Konya Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğünde İl Müdür Yardımcısı olarak görevine devam etmektedir.
03.11.2020
720
A+
A-

Nurdan GÜRBİLEK Vitrinde Yaşamak kitabında 1980’lerin kültürel iklimine değinerek Türkiye’de yaşanan kültürel değişimi çözümlemektedir. Bu kültürel değişimi çözümlemede insan ilişkilerinden tutarak basın- yayın organlarına kadar incelemelerde bulunmaktadır. Metis Yayınlarından çıkan kitabın 2001 yılındaki 3.basımı 123 sayfadır. Kitapta, gerek o dönemin sanat anlayışının, gerek toplumdaki algının değişmesinin aslında topluma vurulan “darbe” ile nasıl bir uyum içerisinde olduğu, çelişkileri ve bu çelişkilerin aslında birbirini besler konumda olduğu ayrıntısıyla açıklanmıştır. 1980’lerde yaşanılan değişimlerin toplum üzerinde ilk bakışta olumsuz etkiler bıraktığı gözlense de ilerleyen süreçlerde bu etkilerin toplum için ne kadar gerekli ve yararlı olduğuna dair algılar oluşmuştur. Ortaya çıkan tezatlıkların gün geçtikçe birbirleri için var olması gereken durumlar olduğu anlaşılmıştır. Yine bu dönemlerde dikkatimizi çeken sanat camiasındaki olaylara baktığımızda da 70’lerin yıldızı olarak bilinen Orhan Gencebay’ın bu yıldız unvanını 80’lerde İbrahim Tatlıses’e kaptırmasının kültürel değişim bağlamında incelenmesine sebep olduğu ele alınmıştır

Kitapta ele alınan denemelerde iktidarların emekten, özgürlükten ve adaletten yana seslerini bir “sapkınlık” veya “hastalık” imgesine sıkıştırarak “tedavi yöntemlerini” araştırmaya koyulmasına da değinilmektedir. Sadece kültürel anlamda gelişme veya geri kalınmışlığın ele alınması değil aynı zamanda bu dönemin siyasette de sağlık ve sağlıksızlık kavramlarının tarihsel gelişimine de yer verilmiştir. Bu kitap için; darbe öncesi dönem, darbe dönemi ve darbeden sonraki dönem diyerek üçe ayırabileceğimiz tarihsel serüvenin ayrıntılı bir tahlil çalışması da diyebiliriz. Denemeler sadece var olan, yaşanılan atmosferi bize yansıtmaya çalışsa da ilerleyen bölümlerde bu olayların nasıl etki bıraktığı bu etkinin olumlu mu olumsuz mu olduğu yönünde çıkarımlarda bulunmamıza sebebiyet vermektedir. Derinlikli okunması, anlaşılması tavsiye olunmakla birlikte kitabın sadece bir deneme kitabı olmadığını da belirtmek gerekmektedir. Güzel gözlemlerinin yanında elbette eleştirilebilecek yönlerinin olduğu söylenebilir.

1980’li yıllar deyince bu durumun Türkiye açısından öneminin elbette büyük olduğu bilinmektedir. Dönemde yaşanılanlar, var olan düşünce yapısı, geleceğe yönelik endişeler vs. hepsini bu dönemde yaşamak ve görmek mümkündür. Binaenaleyh kitapta bu sürecin arkaik döneminden de bahsediliyor. Bahsedilen bu neoliberal çağda, her şeyin çarpıtılarak bulanıklaştırıldığı, tüm kavramların ve anlamların ideolojik bir içerik değişikliğine uğratıldığı, her şeyin reklam üzerinden dönmeye başladığı, reklamın iyisi kötüsü olmaz denildiği ve reklam olmazsa daha etkin bir iş yapılamaz anlayışı hâkimdi. Tüm iş hayatının ve özel hayatın reklam denilen gösteri toplumu üzerinden devam ettiği düşüncesi empoze edilmeye çalışılıyordu. Gürbilek kitabında Türkiye’nin bu konuda öznel olup olmadığı meselesine değinmekte ve bu durumun topluma etkisinin ne olduğu, siyasi olarak ne anlama geldiği, ne tür işlerde kullanıldığı gibi konuları ele alıyor. Reklam konusuna değinilirken 1980 yılında Türkiye’yi kaplamış olan sis bulutlarının dağılmasıyla birlikte nesnelerin, ilişkilerin ve insanların artık daha net olarak görüldüğü de dile getiriliyor. Bu dönemde birçok şeyin gösterilmiş olduğu kadar görünebildiği, seyredilen kadar değerin kazandığı bir toplumun varlığından bahsediliyor.

Habercilikte objektiflik bile yerini çoktan kişisel, sübjektif denilebilecek bir tarza bıraktı. 1980’lerin ikinci yarısında, haberi nesnel bir olay olarak değil, öznenin başından geçmiş, o yönüyle haber değerinde olan şahsi bir hikâye, bir hayat hikâyesi olarak aktarmanın o dönemlerin yeniliği olduğundan bahsediliyor. Haberle öykü, gerçekle spekülasyon, gazetecilikle edebiyat, nihayet objektifle sübjektiflik arasındaki bu müphemiyetleşme, kamusal olanla hususi olan arasındaki farkın müphemiyetleşmesinin bir anlatımı olarak karşımıza çıktığını dile getiriyor. Bugün, eski tarz nesnel haber yerini içimizden insan öykülerine, yaşamın içinden feci hikâye ve portrelere, olağanüstü aile dramlarına, acıklı öykülere bıraktığından bahsediyor Gürbilek. Medyanın haberlerle toplumu etkilemeye çalıştığı, sunduğu olaylar ve hikayeler etrafında bizi döndürerek, her yönüyle düşündürmeye, empati yapmaya ve içimizde yaşanılanlarla bağlantı kurmaya yönlendirmesi durumları okunabiliyor.

Bunun sonucu olarak, kapital grubunu, onu öyle dile getiren haber tuzağını, haberi o habere çeviren sosyal sistemi değil, o kişinin kendisini seviyor ya da zatına sinir olduğumuz yönünde değerlendirmeler yaptığımızdan bahsediliyor. Birçok televizyon haberi artık kötü haberler olarak bize sunuluyor. Sürekli olumsuzluklardan, yolsuzluklardan, kazalardan ve cinayetten bahsediliyor; terörün, sapkınlığın, tehlikenin, ölümün ve skandalın yaşam sürdüğü bir hayattan haber veriyorlar. Haber dergileri cemiyetin marjinal bölümlerini birer gariplik misali olarak haber niteliği oluşturmakla kalmadığını, aynı süreçle taşralıyı, memuru, köylüyü, işçiyi, gençliği, İslamcıyı ya da varoşta yaşayanı hep bir gözdağı olarak, tehlike oluşturan bir yabancı olarak, olumsuz bir misale dönüştürerek marjinalleştirdiğini ele alıyor Nurdan Gürbilek.

Kitabın tüm bölümlerini ele alarak genel bir değerlendirme yapacak olursak; İlk girişimizi 1980’lerin Türkiye’de birbiriyle yarış içerisinde olan iki farklı söz siyasetinin görüntüsü olduğu yönünde yapabiliriz. Burada bir yanda yasak koyarak, susturarak, söz hakkı tanımayarak çalışan bir politikanın varlığından, diğer yanda ise sözün akıp gideceği, konuşmayı tahrik eden, yeni kanallar oluşturarak sözlerin yükseleceği yeni çerçevelerin varlığı ele alınmaktadır. İş gören, susturmaktansa söze bir hayat sunan, daha modern diyebileceğimiz bir diğer siyasetin varlığının karşımıza çıktığı sonucu elde etmekteyiz. Konuşan Türkiye bu diğer denilen ikinci siyasetin ürünü şeklinde ortaya çıkmış ve kendisi susturulmuş Türkiye’nin diğer yüzü olarak kurulmuştur. Bugünden geçmişe 80’lerin ikinci yarısına baktığımızda, o zaman orada yaşanılanların bir bakıma bir ilkel kültür birikmişliği olduğu anlaşılıyor. Konuşmakta olan Türkiye yeni yeni konuşmaya başlamıştı, bu duruma imkân sağlayan piyasa yeni yeni şekil alıyordu, sözün parayla buluşabileceği kanallar yeni yeni keşfediliyordu. İlkel kültür birikimi derken de bunu kastettiğinden bahsediyor yazar. Bugünün atmosferine bakarak kitle iletişim araçlarının ulaştığı nüfuz alanını yeni yeni inşa ettiğinden, reklamcılığın yeni yeni sektörleştiğinden, şehrin bir seyirlik mekâna dönüştüğünden bahsediyor. Kamu özelleşirken özel hayatın da bir biçimde kamusallaştığı dile getiriliyor.

Yazar bu ülkede orta sınıf evlerinde var olan oturma odası ile misafir odasını birbirinden ayırma işlevi gören duvarın çok önceden yıkılmış olduğunu, salon diyerek oluşturmuş olunan mekânın artık iki işlevi de birleştirerek, ev sahiplerinin günlük olarak kullandıkları ve oturduğu yerle misafirlerin kabul edildiği yerin aynı yer olacağını dile getiriyor. Bu durum elbette ki yabancılar karşısındaki var olan resmi duruşun yıkılması, mahremiyetin kapılarını dışarıdan gelenlere açması olarak da yorumlanabilir, misafirin hepten özleştirilmesi olarak da yorumlanabilir. Burada yabancı denilen kavramdan bahsedilirken Simmel’in “yabancı” kavramının tanımı akla geliyor. Simmel’in yabancı tanımı “bugün gelip, yarın kalan” kişi olarak bilinir. Yüksek kültürün Simmel’in yabancı tanımında yer alan kişiye seslendiği, o yabancıyı kapsadığı yorumu yapılabilir. Şehre geldikten sonra tekrar köye dönme imkânı bulunmayan kişiyi, ne köylü ne de şehirli olarak kendisini tanımlayamayan kişiyi kapsamaktadır yabancı kavramı. Burada da yabancılara karşı sergilenen resmi duruşun hal değiştireceği gerçekliği tekrar anlaşılıyor.

Vitrinde yaşamak kitabı; oturma odasından, misafir odasına, oradan da duvarların yıkılması sonucunda salona geçişin mükemmelliği ve gerçekliğini ele alıyor. Yazarımız darbeden yola çıkarak bu noktaya gelmiş ve darbe sonrası Türkiye’nin de var olan tabularını yıkarak olumsuz yönde farklı bir yöne evirildiğinden bahsetmektedir. Kitabımızda, gerek bahsedilen dönemin sanat anlayışının, gerek cemiyetteki var olan algı değişiminin gerçekte topluma yönelik yapılan “darbe” ile nasıl bir uyum içerisinde bulunduğu, paradoksları ve bu paradoksların gerçekte birbirini besler konumda olduğu ayrıntısıyla açıklanmıştır.

Ele almış olduğu bütün bu hikâyelerin sonunda Gürbilek darbeyi kesinlikle meşru olarak kabul etmiyor. Ortada ne olursa olsun bu durum hiç bir şekilde askeri darbe ile çözülmemeliydi diyor. Bu anlatıda bir nevi 1980 sonrası, darbeden sonra yaşanılanların insanlar üzerinde psikolojik bir şiddet kurduğu, olağanüstü hal gibi görülen bu dönemi farklı bir boyuta taşıma olduğu anlaşılıyor yorumu yapılabilir.  Bir tarafta konuşulmayı bastırma varken, diğer taraftan gazete, dergi gibi yayınlarda da artış olduğu gerçekliği ön plana çıkıyor. Yani bir tarafta vahim ve ciddi olaylar olurken ve bunlar hakkında konuşulamaz, tartışılamaz, yazılamazken, böyle bir politika tercihi,  siyasetin yeniden yapılandırılışı bir nevi aslında eskiyi unutturmaya, göstermemeye, o konuları konuşmaya itmemek için başlatılan bir hikâye olduğu sonucuna da varabiliyoruz.

Dünyanın her yerinde her zaman; içinde haber olmayan, ciddi haber niteliği taşımayan, siyasi haber olmayan, ekonomik, sosyal problemler olmayan ama sıradan insanın dikkatini çekici, kendini iyi hissettirecek bir gazetelerin varlığı daha çok ilgi çekmektedir. Bu dönemde de bu ilgi çekici durumlar kullanılarak insanların boş zamanlarını doldurmaya yönelik gereksiz görülebilecek birçok basım ve yayın oluşturulduğundan bahsedebiliriz. İnsanlarda başkasının acısından kendine zevk malzemesi çıkarma gerçekliği de vardır, başkasının başına gelen acıdan felaketten iyi ki o kişinin başına geldi düşüncesiyle tat alan bir grup var, belli durum ve beli zamanlarda bu durumun yüzdesi artıyor ve o zaman problemler ortaya çıkıyor. 80’lerde yalnızca kişiler değil kamu hayatı da değişim yaşadı. Haberler okura sunulurken haber gibi değil daha da yumuşatılarak hayat hikâyesiymiş gibi sunulmaya başlanmıştır. Bu kitaptan çıkarılabilecek sonuçlar arasında bu durum da yer almaktadır. İnsanlar 80 sonrası başkaları ile kendilerini daha çok kıyaslar olmuştur. Kitap dünyanın her yerinde olabilecek, insanın başına gelebilecek olayların Türkiye’de yokken, görülmezken 80 sonrasında vuku bulduğunu dile getirmektedir. Darbeciler bir şekilde basını teşvik ettiler gibi bir yorum yapılabilir. Vitrinde yaşamak hikâyeleri bir nevi darbeyi meşrulaştırmak için anlatılan hikâyelerdir de diyebiliriz. Bu tarz durumları örtmenin yolu başka şeylerle etrafı süslemek ve bu her dönem olabilecek bir şeydir denilmektedir. Ciddi olaylardan konuşulması engellendiği için gerçeklikle çokta ilgisi bulunmayan, insanları mutlu edebilecek tarzdaki konuları konuşmak iki taraf içinde memnuniyet oluşturacak bir durum olabiliyor yorumu yapılabilir.

Yazar 1980 yılında yaşanılan bir olayı 1992 yılında yazıyor olmasının da bir şeylerin geliştiği ve gelişecek olduğunu görüyor olabildiğinden, bu durumların bir nevi uyarıcı mahiyetinde olduğunu düşünmesinden dolayı kaynaklandığı söylenebilir. Türkiye’deki toplumun nasıl dönüştüğü ile ilgili bir durum olduğundan dolayı olayların her yönüyle yaşanılıp bitmiş olması ve bıraktığı etkilerin ne düzeyde olduğu ele alınmaktadır. Ayrıca böyle bir dönüşüm içinde 80 sonrası siyasetin kısıtlı ve yeni bir modelle şekillenmesinin bir katalizör vazifesi görmesi gibi bir durum olduğu da söyleniyor. Bu hikâye dünyadaki ülkelerde değişimlerin başladığı gibi Türkiye’deki değişimin de bir hikâyesi olduğunu anlatmaktadır. Türkiye’de meydana gelen dönüşüm sonrasında birçok değişim oluşumuna şahit olunmuştur. Bu değişimlerin gerek iktisadi, gerek kamusal, gerek sosyal, gerek siyasi, gerekse ekonomi alanında kendini gösterdiği, darbenin bu değişim ve dönüşüme sebebiyet verdiği söylenebilir. Darbenin bu değişimleri hızlandırdığı sonucu çıkartılmakla birlikte, “Darbe olmasaydı bunlar olmayacak mıydı?” sorusunu da düşündürmektedir. Bu soru etrafında düşünürken devrim olmasaydı ilerlemenin de olmayacağı kanaati ortaya çıkmaktadır. Yaşanılan devrimin uzun vadeli olarak düşünüldüğünde olumlu sonuçlar ortaya koymuş olduğu, Türkiye’de ilerlemenin darbe sonucu hız kazanarak devam ettiği düşünülmektedir. Kurumlar ve bireylerde birçok olumlu etki bırakan devrim, insanlara kendi adına davranarak, herkesten soyutlanmış bir şekilde kendilerini temsil edebilme serbestliğini de vermiştir.

Bu noktada yazar bizleri, başımıza gelen her şeyin aslında uzun vademiz için iyi bir şey midir diye düşünmeye itiyor. Yaşanılan olaylardan ve bu olayların bıraktığı izlerden yola çıkarak bu düşünceye kapılmamıza neden oluyor. Bu düşünce etrafında dolaşırken de her toplumda var olan yüksek kültür ve popüler kültür diye bir şeyden bahsediyor. Yüksek kültürün kalıcı, devamlılığının varlığı bilinirken, popüler kültürün de günü birlik, eğlenceli bir tüketim olduğu bilinmektedir. Bu her iki kültürün kıyaslanması sonucunda kitabımızın popüler kültürden bahsetmediğini anlıyoruz. Yazar yüksek kültürden bahsetmekle birlikte bu bahsedilen kültürün devamlılığı ve bu durumunda kalıcı olduğunu bize göstermektedir. O dönemde var olan kültürel ortamda bir yıkılmanın, değişimin meydana geldiğini gösteriyor. Orhan Gencebay örneğini vererek aslında toplumun ataerkil bir toplum olduğunu, kurtarıcının bile baba figürüne bürünen bir yapıya sahip olduğunu ifade ediyordu. O zamanda toplumun ancak erkeğin sesini ifade eden bir toplum olduğu algısı oluşmaktaydı. Daha sonra ise İbrahim Tatlıses gündeme gelerek, sokağın artık adalet değil özgürlük istediğini savunduğunu ifade etmekteydi.

Yazar Türkiye’de var olan dinamiği ilmek ilmek çözümlemeye çalışıyor. 80’ler ve sonrasını didik didik ederek ele almaya çalışıyor. Türkiye’yi çevreleyen belirsizlik ve arkasından gelen bir seyir durumu, yaşanılan birçok olay ve örgünün medyada yansıtıldığı şekilde kabullenilmesi ve siyasi yönden çözülmekte olan toplumun, kültürel anlamda da kendisini ne şekilde ifade ettiği konu ediniliyor. Medyanın önemi ortaya çıkarak, toplumun medyanın yönlendirdiği seyirde şekillenmesi gerçekleşiyor ve olayların çözümlenerek kültürel bir değişime girildiği yansıtılmaya çalışılıyor. Kitapta yazılanları ve bahsedilenleri günümüze uyarlayacak olursak; bu kitapta günümüzde var olan medya aracılarının birçok çeşit farklılıkların reklam gerekçelerine çevrilip bir sermaye şeklinde kullanılmasının ilk diyebileceğimiz nadir örnekleri bize sunuluyor. Reklamın içinde bulunduğumuz tüketim kültürünün birçok işlevini yerine getirmeye çalıştığı görülmektedir. Bunlardan en önemlisinin ait olma işlevi olduğu bilinmektedir ki buda reklamın işlevleri arasında belli bir ürüne ait olma işlevinin yer aldığını bize sunmaktadır. Bunun yanında bu ürüne duygusal yan anlamların yüklenmesi de reklamın diğer bir işlevi olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde reklamın tüm işlevleri kullanılarak topluma istenilen şekilde empoze edilmeye çalışılmaktadır. Reklamcılık kültürel dünyadan tüketim dünyasındaki ürünlere yönlendirilmek için kullanılıyor, bunun için de bir imaj transferi oluşturularak tüketim ürünü ile kültürel temsilcinin bir araya getirilmesi yolu kullanılıyor ve başarılı bir aktarım gerçekleşiyor. Burada aslında ele alınmak istenen konu sözün geçersiz olmasıyla birlikte, simge halini alarak göçebe bir yaşam sürmelerinin örnekleri olduğudur. Bu durumu da her şeyden daha önce reklamcılığı tetiklediğini, bir malın pazarlanmasında reklam dilinin kullanılabilecek bir hammadde olduğu dolayısıyla jest ve büyülenme haline getirildiği söyleniliyor. Şiddet olgusunun bile günlük hayatta yaşanılan sıradan bir olgu olduğu şeklinde yansıtılmasını da bu duruma örnek olarak verebiliriz.

Tüm bu reklam konuları ve figürleri değerlendirilerek dönemin zamanla gelmiş olduğu post modernlik hallerinden bahsediliyor. Kurulmakta ve geliştirilmekte olan bir düzen var, birçoğumuz ise var olan bu düzen sisteminin oluşturduğu kurallar üzerinde uzlaşmış olarak görünmekteyiz. Ancak bu uzlaşma şimdilik bu şekildedir. Kitabın ele almış olduğu bu dönemde medya organlarının ve reklamcılığın toplumsal ayrımcılığı kültürel ayrımcılıkla, kültürel ayrımcılığı da ürün farklılıklarıyla eşleştirmeye çalışıldığı belirtiliyor. Birçok gerçeğin yansıtılmayarak, insanların kendini mutlu, iyi hissetmelerine neden olacak şeylerin insanlara yansıtıldığı bir dönemden bahsediliyor. Bu dönemin olması gereken dönem olduğu, insanların sürekli gerçeklikte kalmasının da olumsuzluklar teşkil edebileceği yorumunu yapabiliriz. Baskının bu kadar yoğun hissedildiği dönemde insanların bu kadar iç dökmesi, anlatması, yaşanılanların ifşa edilmesinin ilk kez bu dönemde bu kadar öne çıkması da bize olması gerekenin, artık bastırılmadan ya da bastırılsa bile bu bastırılmaya karşı gelinerek yaşanıldığını göstermektedir.

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.